17 Haziran 2007

İklimler, Karayip Korsanları, Déja Vu

Bu hafta 3 film izledim... İlki İstanbul'dayken aldığım, Nuri Bilge Ceylan'ın İklimler'iydi. İstiklal'de yağmur, Ağrı'da karlar altında ve Kaş'ın güzel plajlarında çekilen sahneler, Türkiye'den de hemen dönülünce izlenince pek güzel geldi. Öte yandan, film çok doğal bir havada çekildiğinden midir, genel havasının ağır olmasından mıdır, ben bir türlü kendimi film izliyormuş gibi hissedemedim. Sanki birisinin çeşitli zaman aralıklarında çektiği kamera görüntülerini izliyormuşum gibi geldi. Hep bir kopukluk vardı sanki olayların akışında...

İkinci filmim, Karayip Korsanları 3 idi...Uzun zaman önce indirmiştim ama seyretmeye fırsat olmamıştı. İlk iki filme göre daha sönük buldum ama yine de eğlenceliydi. Yapımcı arkadaşlar "Trilogy bize yetmez, daha devam ederiz birkaç sene korsanlardan ekmek yemeye" modunda olacaklar ki, filmin sonu yine devamı gelecek tadında bırakılmıştı. Sanırım oyuncu ekibi de senede bir kere bir araya gelip, filmi çekip eğlenerek para kazanmaktan hoşnutsuz olmasa gerek...Zaten herkesi de kaptan yaptılar, hayır o kadar yıllık bir dolu denizci vardı gemide onlara ayıp oluyor...Filmdeki en güzel sahne, binlerce yengeçin Black Pearl'ü kumların üzerinden denize taşımasıydı.

Haftanın sonuncu filmi olarak Deja Vu'yu izledim..Birkaç ay evvel internetten indirmiştim ama deja vu diye indirdiğim film Insider Man çıkmıştı. Dün DVDsini aldım, daha önce konusunu hiç okumamıştım, adından birşeyler tahmin ediyor insan tabii ama daha çok "Sliding Doors" tadından bir kurgusu olur diye düşünürken, bir nevi zaman makinesi çıktı karşıma. Bazı abuk unsurlar vardı filmde ama insan ister istemez, "ya birgün gerçekten zaman içerisinde bir nesneyi ya da bir canlıyı transfer edebilecek miyiz" diye düşünmeden edemiyor ama tabii ki en önemli soru geçmişteki bir t anında yapılacak herhangi bir değişiklik kelebek etkisi ile bugünde nelere yol açar???

5,5 ay sonra yeniden Türkiye

Geçen haftasonu 5,5 aydan sonra toplantı sebebiyle Türkiye'deydim. Cuma gecesi İstanbul aktarmalı olarak Ankara'ya gittim. Şans eseri, Özden ve İlkay da aynı saatlerde Samsun'a gidiyorlardı, kısa da olsa onlarla da İstanbul havaalanında görüşme şansı bulduk. Cumartesi akşama kadar Ankara'daydım, haliyle de çok birşey yapma fırsatım olmadı, o yüzden Ankara'da görüşemediğim herkesten özür diliyorum. Cumartesi akşam tekrar İstanbul'a indikten sonra, işten olan arkadaşlar grubu ile önce Nevizade'de Sanat, oradan çıkışta da Hayal Kahvesi yaptık. Tekrar İstanbul'da olmak, istikal'de kalabalığın arasına karışmak, sanatta oturuken "ya ne şarkı istesek" diye düşünmek, eve dönmeden önce Kızılkayalar'da mideyi doldurmak çok güzeldi...

Cumartesi gecesini İlkelerde geçirdikten sonra Pazar sabah, ODTÜ EM grubu ve eşleri ve de Berna-Emre çiftinin katılımları ile Fenerbahçe'de pek güzel bir kahvaltı yaptık. İlker'in doğumgününü mozaik pasta dilimi üzerine mum ve maytap ile kutladık :) Bol bol güldük, eğlendik, arkadaşlarımdan enerji aldım, zaman zaman niye oraları bırakıp diye hüzünlendim...Kahvaltından sonra Ayşe ile Engin'in uzun uğraşılar sonucu tadilatını bitirdikleri evlerine gidip, düğün resimlerine ve videolarına baktık. Pazar gününün fotoğrafları burada: http://www.flickr.com/photos/72181389@N00/sets/72157600339457329/

Pazartesi akşamı, İlkerlerin evine akşam çayı için uğradım, askere gitmeden önce onu da son bir kez daha göreyeyim diye. Onları da düğünden sonra göremediğim için, düğün videosunun izleyip, balayı resimlerine baktık. Maldiv resimleri çok etkileyiciydi, mercanlar, vatozları elle beslemeleri, merdivenlerinden direk denize inilen tatil evleri, adalara deniz uçaklarıyla varılabiliyor olması...Ahmet'i de o akşam İlkelerde kısa bir süre de olsa görebildim, kendisi yeni heyecanların peşinden koştuğu için bizimle çok uzun süre oturamadı :)

Salı gününğn tamamını toplantıyla geçirdikten sonra Cenevre'den gelen grup ve Türkiye planlama grubu ile birlike vapur ile Eminönü'nün yolunu tutup, Hamdi'ye gittik...Yine her zamanki gibi çok güzeldi, manzarası, yemekleri, servisi...Masada benden başka kimsenin henüz gitmemiş ve daha önce bilmiyor olması Hamdi'nin hala çok bilinir olmadığını gösteriyor. İstanbul'da olanlar veya yolu düşenler daha önce gitmediyseniz şiddetle tavsiye ederim, Haliç'e ve boğaza nazır lezzetli kebaplar yemek için...

Şimdi sırada Ağustos sonunda beni bekleyen tatil var...Henüz planları kesinleştirmedim ama burada yoğun geçecek yazın ardından çok çok iyi geleceğine eminim.. Arada da yine itina ile haftasonu kaçamak planları yapılır :)

26 Mayıs 2007

4 ay geçivermiş birdenbire...

Yine oldukça uzun bir ara verdim. İçimden gelmedi yazmak, biraz tembelleştim de sanırım. Fransa'nın havası, suyu pek yaramadı gibi.

Sessiz geçen bu arada pek bir değişiklik olmadı, Mart ve Nisan başı arasında iş ve tatil amaçlı bayağı bir gezindim. Eğitim için birkaç günlük bir İtalya gezisi, takibinde Evrim'i Wupita'sinda ziyaret, Mart sonuna doğru Moskova'da birkaç günlük toplantı ve Nisan başında askerlik sorunumu halletmiş olmamın verdiği rahatlıkla birlikte Barcelona'da tatil...

Tahmin edilebileceği gibi bunlardan bahsedilmeye en değeri, Barcelona'ydı. Çocukken okuduğum bir çizgi roman vardı, Barcelona futbol takımıyla ilgili birşeyler anlatıyordu ve karelerde zaman zaman fonda Barcelona sokakları oluyordu. O zamandan Barcelona kafamda yer etmişti, daha sonra pek çok kişiden de ne kadar güzel bir şehir olduğunu duyduktan sonra, gidip göreceğim zamanı iple çekiyordum. Bu kadar beklemeye değmiş doğrusu. Bir şehir bu kadar güzel planlanmış olabilir, içinde her türlü insanın ilgisini çekecek derecede değişik öğeyi bu kadar iyi birbiriyle karıştırmış olabilir diye düşünüyorum. Bol bol yürüdük Evrimle, antremansız bedenlerimizin isyan ettiği noktalarda biraz oturup dinlenip, tekrar devam ettik yürümeye ama yine de bitmedi Barcelona 5 günde. Bizim 5 günlük tatilimizin ortasında Şebnem de arkadaşı Zeynep ile geldi Barcelona'ya, böylece onunla da hasret gidermiş olduk.

Barcelona'da Gaudi ile ilgili herşey görülmeye değer ama La Sagrada Familia, Park Guell ve Casa Batio bunların arasında benim en çok beğendiklerim oldu. Kaldığımız hostelin Las Ramblas'in dibinde olmasından dolayı Las Ramblas'ı defalarca katettik, günün her saatinde bir hareketlilik olan bu caddeye Barcelona'nin kalbi demek yanlış olmaz sanırım. Bir sabah kahvaltı almak için dışarı çıktığımda, bir şehrin kime ait olduğunu anlamak için sabah erken saatlerde kimlerin sokaklarda olduğunu görmek lazım diye düşündüm önce kendi kendime, sonra Barcelona sokaklarına baktım, en çok turistler vardı ortalıkta. Bu bağlamda Barcelona biraz turistlere kalmış diye düşünmek çok da yanlış olmaz sanırım.

Barcelona ve midevi unsurlar da birbiriyle pek güzel anlaştılar doğrusu. Öğlenleri çeşit çeşit tapaslar, akşamları Paellar ve diğer deniz mahsülleri, Las Ramblasa üzerinden kafelerdeki kocamaaann Sangrialar midemizin de Barcelona zevkinden geri kalmamasına yardımcı oldu.

Barcelona'nın bende büyük bir etki bırakmasında - döndükten sonra bir süre etrafımda herkesin başını ağrıttım Barcelona diye diye - , orada kendimi evde hissetmiş olmamın payı da büyük oldu. Akdenizli olmak diye buna diyorlar sanırım, Türkiye'ye gitmiş kadar oldum doğrusu...



Barcelona fotoğraflarının tamamı, http://picasaweb.google.com/ongun.saracbasi

Barcelona'dan sonra işe dönüş birazcık zor oldu tabi...Barcelona sonrası 2 Brüksel ziyareti yaptım ve bu 2 ziyaretin arasında da bir Queens Day tecrübesi yaşadım. Dedikleri kadar varmış; Amsterdam'in her köşesi turuncular içinde binlerce Hollandalı ile doluydu ve hepsi sabit bir hızda mütemdadiyen bira tüketiyorlardı. Yerel yönetimlerin portatif tuvalet ve pisuvar hizmeti olmasa, o gün Amsterdam'ın hali nice olur düşünmek bile istemiyorum doğrusu. Günün en güzel görüntüsü, üzeri tıka basa insan dolu kanal teknelerinin kanallarda yaptığı geçitlerdi. Yine Karin'in sözünü dinlemeyerek, kafama güneş kremi sürmediğim için akşama doğru beynim kaynamaya başladı ve yine imdadıma salatalık kremi yetişti :) Queens Day dışında, bu Hollanda gezisinin diğer önemli aktiviteleri Martijn ile Utrecht içinde kanallarda yaptığımız kano gezintisi, Martijn'ın ailesinin evindeki barbekü ve Pazar günü tek başıma Vondelpark'ın süper huzurlu ortamında bir gölcük kenarında çimlerin üzerinde yaptığım şekerlemeydi, yeniden çimlerde yatmak, dünya varmış ya...



Blois'da geçirdiğim haftasonlarında da çevredeki şatoları gezinmeye tekrar başladım. Bu ay Chaumont ve Cheverny'i ziyaret ettim. Chaumont, Tenten'in bazı maceralarına ev sahipliği yapmış olan şato. Bu nedenden şatonun bir kısmında ilginç de bir Tenten sergisi açmışlardı. O t anında sergiyi gezen sadece ben olsam da, ben hala ilginç bulunabileceğini düşünüyorum :) Cheverny ise pek ufak bir şato çıktı ama onun da esas olayının bahçesinde düzenlenen bahçeler festivali olduğunu görmüş oldum. Bahçe konusunda bile insan yaratacılığı sınır tanımıyormuş. Dünyanın pek çok yerinden, değişik fikirlere dayandırılarak hazırlanmış 30 farklı bahçe sergiye açıktı. Ben de aralarından ilgimi çekenlere uğrayıp, geri kalanlara teğet geçiğ, Cheverny ziyaretimi noktaladım. Bahçelerden daha çok ilgimi çeken bahçelerin girişinde içi merdiven haline getirilmiş, tahminimce yüzlerce yıllık olan ağaç oldu.




Geriye dönüp bakınca bayağı dolu dolu geçmiş 4 ay... Yaz öncesi Haziran başında iş için bir Türkiye ziyareti yapacağım, ondan sonra yaz sonuna kadar buralardayım, arada kaçamak uzun haftasonları yapabilirsem ne ala. Bu arada da yalnız olunca insan bol bol düşünme şansı buluyor, hayatını, geleceğini, ne yapmak istediğini...Bakalım önümüzdeki günler neler gösterecek...

04 Şubat 2007

Varşova notları ve akıllı parekendecilik

Bundan 6-7 sene evvel, dershaneden çıkıp Kızılay meydanına doğru yürürken, Ankara'nın ayazının dershane arkadaşlarımdan birine, o zamanlar da bugünkü kadar çok olmasa da konusu geçtiği üzere, "hay, ben böyle küresel ısınmanın..." diye başlayan bir cümle kurduttuğunu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Yıllardır bahsi geçen, daha çok kutuplardaki buzulların eriyip, dünyanın bir kısmının sular altında kalacağı şeklindeki kıyamet günü kehanetleri ile akıllarımıza yerleştirdiğimiz küresel ısınmanın günlük hayatımıza bu derecede etkisini ilk defa yaşıyoruz sanırım bugünlerde.

İçinde bulunduğum bölge, normalde de kışın çok soğuk olan ve kar alan bir bölge değil ama 1-2 gün dışında şu ana kadar burada kış görmedim desem yeridir. Daha çok Kasim havası gibi bir hava ile geçti Aralık ve Ocak. İnsanoğlu çabuk alışıyor yaşam ortamına, geçen hafta iş sebebiyetiyle gittiğim Varşova'da -4 derece soğuğu ve sokaklar 20-30 cm. kar görünce kışın ne olduğunu hatırladım. Özlemişim kar altında yürümeyi...

İş için gittiğimden dolayı, çok gezme fırsatım olmadı. Doğu Bloku ülkelerine yaptığım ilk seyahat oldu, her ne kadar Varşova hızla gelişen bir şehir olsa da, o hep bahsedilen Doğu Bloku ülkelerinin karakteristik özellikleri Varşova'da da göze çarpıyordu. Benim için dikkat çekici bir özelliği, şehrin çok geniş bir alana yayılmış olması, ve caddelerin, bulvarların oldukça geniş olması oldu. Bir ferahlık hissi verdi bana şehir, kar altında olmasının da bir etkisi vardır sanırım.

Polonya mutfağını da beğendim, yemekler hem lezzetli hem de fiyatları çok makul. İlk akşam, oteldeki "Warsaw Insider"'dan bulduğumuz, 2006'nin en iyi "Polish" restoranı seçilen Folk Gospoda'ya gittik - yemek boyunca canlı olarak Amerikan country şarkıları çaldı iki amca, sanırım bu kısmı "Polish" kısmına dahil değildi. İkinci akşam da, Polonya ofisinden arkadaşlarının organize ettiği üzere, bütün grup olarak biraz daha üst sınıf bir restorana gittik. Servis süresi Fransızları aratmadı ama yine de lezzet olarak çok başarılıydı. Yemek boyunca şirkette yapılan ani karar değişikliklerinin tedarik zinciri üzerindeki etkilerini tartıştık, bu sürede tatlı isteyip istemediğimizi soran garsona, "hayır, teşekkürler" deyip, 5 dakika sonra yan masadaki arkadaşların tatlı siparişlerini duyup gaza gelip, ani karar değişikliği ile masaca tatlı siparişlerimizi vererek; restoranın tedarik zincirinde küçük bir kargaşa yarattık ama sanırım bizde olmadığı kadar ekstra kapasiteleri vardı ki, hemen tatlılarımızı getiriverdiler :)

Bu gibi gezilerde genelde fotoğraf çekmeye üşeniyorum, fotoğraf çekmeyi sevmeme rağmen. Bu geziden de, elimdeki tek fotoğraf yukarıda görüldüğü üzere, 32. kattaki otel odamdan çektiğim, Varşova kültür ve bilim sarayının fotoğrafı.

Bugün uzun zamandır salonumdaki "buraya bir kütüphane alman lazım" diyen bölümün isteğini yerine getirip kütüphane almak içn IKEA yollarına düştüm. Yine çılgın bir şekilde kalabalıktı, orada yemek yemeyi planlamıştım ama içerideki kuyruğu görünce vazgeçip, en kısa sürede alışverişi bitirip çıktım. Bu yazının başlığındaki akıllı parekendicilik de IKEA ile ilgili. Hani süpermarketlerde kasaların yanına sakız, ufak çikolata, pil gibi normalde o anda gerçekten ihtiyacınız olmayan ama görünce almak isteyeceğiniz ya da ufak oldukları için reyondan almayı unutabileceğiniz şeyleri koyarlar. Ben genelde çok fazla ekleme yapmam bu son dakika raflarından alışveriş arabama ama IKEA'da bugün gördüğüm şey gerçekten çok akıllıca düşünülmüş ve tüketici için de çok işe yarar bir örnekti ve ben de almadan edemedim.


Kafanızda canlandırın, benim gibi tek başınıza IKEAdasınız ve br mobilya aldınız, kutunun üzerinde 58kg. yazıyor ve daha önceki deneyimlerinizde 58kg.'yı tek başınıza 3 kat çıkartmanın 3 günlük bir yürüyememe etkisi yaptığını biliyorsunuz. Kasa kuyruğunda beklerken etrafa aptal aptal bakınırken,bir anda gözünüze kasanın önündeki genelde nakliye elemanlarının kullandığı küçük tekerlekli taşıma arabaları çarpıyor. O anda beyin hücreleriniz arasında gelip giden sinyaller nasıl bir karar vermenize yol açardı sizce?
Sizi bilmem ama ben 30 saniyelik, "yok canım ne gerek var" oto-reaksiyonumdan sonra, hemen bir taneyi alıp alışveriş arabasına koyuverdim. İyi ki de yapmışım, eğer o küçük taşıma arabasını almamış olsaydım, sanırım şu anda belim ve bacaklarım acılar içinde kıvranıyor olacaktı. Bugün IKEA'ya giderken kendi kendimi sorguluyordum; "yahu niye taaa 1,5 saatlik yola gidiyorsun Ongun efendi, dibinde IKEAdan "çalıntı" aynı ürünleri yapan dükkan varken" diye. Ama işte IKEA'yı IKEA yapan yukarıdaki gibi çok küçük ama önemli ayrıntılar, ne de olsa "şeytan ayrıntıda saklıdır". Bütün bunların bir pazarlama oyunu olduğunu bilse de insan, pazarlamacıları bu gibi şeyleri düşünmeye, tasarlamaya iten sosyal psikoloji olguları ister istemez bizler için de çalışıyor. Belki de, iyi ki de çalışıyor demek lazım; olan bitenin farkında olmak neticede insanı kendi gerçekliğinden uzaklaştırmıyor...
İyi haftalar....

14 Ocak 2007

internet nereye koşuyor?

Bu aralar sanırım evdeki vaktimin önemli bir kısmında YouTube'dan birşeyler izliyorum, sanırım internette geçirdikleri vakti böyle değerlendirenlerin sayısı da gittikçe artıyor. Özellikle Time dergisi "Men of the Year" sayısı için 2006'nın yılının adamını internete şekil veren bizler olarak seçtikten sonra, bu olgu daha da çekici gelmeye başladı. Bununla beraber her geçen gün güncel hayatta sıradan insanlar tarafından kaydedilen, paylaşılan bilgilerin, görüntülerin yarattığı etkileri görünce bunun insanlık için ne denli önemli bir hale geldiği daha da rahatlıkla anlaşılıyor. Saddam Hüseyin'in asılma anının görüntülerinin internet üzerinden tüm dünyaya ulaşmış olması sanırım bu konudaki en güncel ve en etkileyici örneklerden biri.

Böyle bir ortamda, bu kollektif bilgi dağarcığına atılan her yeni bir tohum, binbir farklı şekilde beslenerek; gelişiyor, zenginlik kazanıyor. Scott Adams biraz "fiction" tarzı olan kitabı God's Debris'de kitabın ana karakteri aracılığı ile internetin yarattığı bu sonsuz bilgi paylaşım ortamını, toplumsal, küresel bir akla benzetiyor ve kunduzların içgüdüsel olarak nehirler üzerinde baraj kurmalarına analoji yaparak; insanların da içgüdüsel olarak iletişim sistemleri kurduklarını belirtiyor.

Bu tabii ki, günlerce tartışabilecek bir konu, elbette ki şu anda internetin bulunduğu yere gelmesinde temelinde milli güvenlik veya kar amaçları yatan organizasyonların rolleri çok büyük ama gerçekten son 5-6 seneye baktığımızda, internete damgasını vuran Google ve Wikipedia ile başlayan bloglar ve YouTube ile devam eden bu ucu bucağı olmayan bilgi ve deneyim paylaşımı ortamı oldu.

Bu noktada önemli bir soru; bundan sonra bizi ne bekliyor? Her görüşe açık olan, herkesin neredeyse her konudaki bilgiye sınırsız ulaşabildiği bu ortam sonunda insanlığı nereye götürecek. Scott Adams God's Debris'in devamı niteliğindeki kitabı olan Religion Wars'da bu konuda uç bir öngörüde bulunarak, zaman içinde internetin ve hatta telefon hatlarının sansürleneceğini, sadece izin verilen bilgilerin paylaşılabileceği bir dünyanın oluşacağını ve bunun neticesinde de medeniyetler arasındaki karşıtlıkların iyice ön plana çıkıp, bir medeniyetlar savaşına sebebiyet vereceği şeklinde bir senaryo kuruyor.

Böyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali şu anda çok yüksek gözükmüyor, ama tabii ki günümüzde bile internet üzerinde sansür uygulamaları görmek mümkün, Çin hükümetinin Google ile iş birliği yaparak, yasadışı çeşitli örgütlerin Google aramalarında çıkmamalarını sağlaması gibi. Bu gibi örnekler zaman içinde adetçe ve kapsamca genişleyerek, küresel bir internet sansüre dönüşür mü bilinmez ama gerçek olan bir şey var ki; teorik olarak dünya üzerindeki her insanın birşeyler katarak zenginleştirdiği bu küresel, kollektif bilgi dağarcığının etkileri giderek artacak gibi...

Bu konu ile direk ilgili olmasa da, donanım ve yazılım olarak bu ortama çok önemli katkıları olan Apple'ın son reklamlarından birini de buraya eklemek istedim, tabii ki YouTube kaynaklı olarak.. YouTube'da PC vs Mac diye aratırsanız bunun gibi birkaç reklama daha ulaşabilirsiniz. Benim çok hoşuma gitti. Cerencim, reklamları paylaştığın için sağol :)

29 Aralık 2006

2006nın ENleri

Yılın son günlerinde gazeteler ve televizyon kanallarının yaptığı geçen yılın ENleri değerlendirmesini ben de kendim için yapayım dedim:

2006da beni en çok güldüren: Bir Yiğit Özgür karikatürü, bulursam buraya koyacağım
2006da en sevdiğim şarkı: Depeche Mode - Walking in my shoes, Placebo - Blind
2006da en sevmediğim şarkı: Türkiye'nin Eurovision katılım parçası
2006da en beğendiğim kitap: God's Debris
2006da en beğendiğim film: V for Vendetta - Remember remember 5th of November...
2006da en sevdiğim etkinlik: Arkadaş düğünleri - 4 tane arka arkaya yaptıktan sonra bir süre ara vereceğiz sanırım
2006da en çok üzüldüğüm: Üzüldüğüme değmeyeceğini anladığım
2006nın en iyi dergi sayısı: Time, Men of the Year sayısı (bu yılın adamının internete yeni şeklini veren bizler olduğunu seçmeleri ve bunu kapakta yansıtabilmek için kapağa ayna görevini gören bir malzeme yerleştirmeyi düşünmüş ve bunu uygulayabilmiş olmaları)
2006nın en iyi TV dizisi: Lost
2006nın en favori TV programı: CNN - Quest
2006da en çok beğendiğim araba: Audi A3 Sportback (fazla uçmaya gerek yok)
2006nın en akılda kalacak anı: Zidane'in final maçında kafayı çaktığı an
2006da en çok sinirimi bozan: Eve internet bağlaatmak için başvuru yapıp 2,5 ay bekleyip karşılığında hiçbir şey alamamış olmak
2006da en çok takdir ettiğim: Okuldan iki alt dönemden arkadaşım Ömürden'in Taiwan hükümetinin bursuyla 6 aylığına Çince öğrenmeye gitmesi

22 Aralık 2006

2006nin son yazisi

Son aylardaki blog performansımı göz önünde bulundurursam, bu yazı bu yılın sonuncusu olacak. 18 Subat'ta ilk yazımdan bu yana bununla beraber 24 defa yazmış olacağım ve bu 24 yazı da bugüne kadar 1568 kişi tarafından görüntülenmiş, reklam almak için bir yerlere başvurulacak bir performans gibi gözükmüyor. Peehh, bu sene de olmadı, yırtamadık, zaten buralarda milli piyangocu da yok, o yüzden yılın son yırtma şansı için bile ümidim yok... :)

Bu aralar oldukça sık seyahat ettim, etrafımdaki insanlar bazen şikayet ederlerdi çok seyahat ettikleri için ben de garipserdim ama insan gerçekten bir noktadan sonra evini, yerleşik hayatını özlüyormuş. Gerçi sanırım bunda gittikçe tatsız hale gelen havayolu taşımacılığının da etkisi var. Havaalanının dibinde yaşamadığınız sürece - ki bu ara bunu da tecrübe etme şansım oldu bir havaalanı otelinde uçuştan önceki gece kalarak - havaalanına gidiş geliş için harcanan süre, havaalanındaki kontroller, teknik sebeplerden, hava durumundan, birilerinin işini iyi yapmamasından kaynaklanan beklemeler...Yolculuk süresi her ne kadar bir avantaj olsa da, bütün bunlar ben de uçakla bir yerden bir gitmeyi düşündükçe gerginlik yaratmaya başladı. Bu aralar tren favori seyahat aracım.

Geçen haftalarda Martijn ile Karin, Karin'in Fransa'da alacağı bir eğitim olduğu için Paris'e geldiler. Ben de onlara katılıp biraz daha Paris'i gezme fırsatı buldum. Lonely Planet'in sayfalarına takılıp yürüdük. St. Michel çevresinde yemek yiyecek bir yer ararken, önünde durduğumz restorandan dışarı fırlayan fıçı göbekli amcanın gür sesi bizi içeri çekti. İçeri girer girmez, karşı duvardaki Ege denizi üzerine kondurulmuş Venizelos portresi, gür sesli amcanın memleketi hakkında yeterli ölçüde bilgi verdi bize. Daha sonradan Yunanlı iş arkadaşımdan öğrendiğim üzere, St. Michel çevresinde çokca sayıda Yunan lokantası varmış, her millet kendine bir bölge parselliyor sanırım. Özel bir Yunan yemeği yemedim ama Yunan baklavası bizim baklavaya pek benzemiyormuş, onu öğrenmiş oldum.

Akşama doğru Champs Elysee'ye inip biraz yürüyüş yaptık, Christmas ve yeni yıl için yapılan aydınlatmalarla gündüz gibiydi cadde. Aynı zamanda da çok kalabalıktı, sanırsam yılın en kalabalık dönemlerinden biriydi. Dikkatimi çeken başka bir nokta da, sinemaların önlerindeki kalabalıklar oldu, Borat yeni gösterime girdiğinden mi bilmiyorum ama kıtlıktan çıkmışcasına insanlar sinemaya saldırmıştı sanki.


Christmas tatilleri bu sene haftasonu ile birleştiği için uzun haftasonu yapma fırsatını değerlendirip geçen haftasonu Evrim'i ziyarete Wuppertal'a gittim. Wuppertal, Köln ile Düsseldor'a yakın olduğu için oralarda dolandık. Hep duyardım Christmas zamanı buralarda pek hayat belirtisi olmadığını ama gerçekten bütün sokaklar, caddeler ölü gibiydi. İyi ki sevgili kasabamda yalnız kalmamışım dedim. Köln de, Düsseldorf da güzel şehirler, yine bunda iki şehrin de içinden geçen Rhein nehrinin etkisi büyük diye düşünüyorum. Özellikle Düsseldorf'da Rhein nehri kıyısı özellikle hava güzel olduğu zaman vakit geçirmek için oldukça keyifli bir yere benziyor. Cumartesi günü Köln'deki çikolata müzesine gitmeye niyetlendik ama kapanış saatinden önce yetişemedik, ama takip eden bütün günlerde sanki onun acısını çıkarmaya çalışır gibi deli gibi yedik, işin kötüsü ben döndükten sonra da hala yemeye devam ediyorum. Biri beni durdursuuunnnn...

Köln'deki Dom oldukça etkileyici, parasızlıktan birkaç yüzyıl içerisinde bitirilmiş olsa da bana, Notre Dame'dan daha etkileyici geldi. Yine sanırım herşey biraz satış meselesi. Cumartesi gördüğüm kadarıyla, meydanlara kurulan Christmas marketleri de bayağı bir hareket katıyor ortama, en favori etkinlik sanırım sıcak şarap içip, sosis yemek almanlar arasında. Sıcak şarap içmek için niyetlendik biz de ama, Christmas marketleri bile bir saatte kapanıyormuş ne yazık ki, ona da yetişemedik. Köln'ün de, Düsseldorf'un da ana meydanlarına kurulan, yapay buz pateni sahaları vardı, hep yapmak istediğim bir şeydir açık havada paten kaymak, kendimi dengeli hissettiğim bir gün deneyeceğim. En son paten denemem - ki kendisi 10 küsur sene öncedir - hüsranla sonuçlandığı için çok pozitif yaklaşamıyorum bu konuya :)
2006'nın son günlerini de Brüksel'de geçireceğim. Brüksel türkiş çetesi ile beraber olacağız bu yıl başında. Nereden nereye; geçen sene yeni yıla Abant'ta açık havada yıldızların altında girmiştim, bu sene binlerce km. uzakta Brüksel'de kimbilir nerede ne yaparken gireceğim. Sanırım bu da 2006nin benim için en güzel özetini de yapıyor...
Düşünüyorum da 1 Ocak 2006'da sabahın köründe uyanıp Abant yolunda yürüyüş yaparken kafamda olanlar ve takip eden 12 aydaki gelişmeler, hayat hakkındaki belki de en önemli gereği bir kez daha gösteriyor: herşey bir rassallık çerçevesinde ilerliyor ve ne plan yaparsan yap başladığın nokta ile geldiğin nokta arasında epey bir mesafe olabiliyor, benim durumumda birkaç bin kilometre olduğu gibi... :)
Herkes için iyi bir yıl olması dileğiyle...

18 Kasım 2006

Dünya ile bağlantımı yeniden sağladım :))

Uzun bir bekleyişin ardından bugün itibari ile evime internet, telefon, televizyon bağlanmış bulunuyor. Haliyle bugün günün çoğunluğunu birikmiş e-maillerimi indirmekle, temizlemekle ve dijital televizyonu denemekle geçti. İnsanın alıştığı konforlarından uzak kalması, özellikle de böyle yabancı bir yerde olunca bayağı can sıkıyor. Öte yandan sanırım bilgisayar ve TV başında zaman geçirmememin de faydaları olmuştur diye düşünüyorum, en azından biraz daha fazla kitap okudum bu aralar.

Bayram sırasından ailem burada olduğu için haftasonları onlarla birlikte biraz çevreyi gezme şansı buldum. Paris'in benim de daha önce görmediğim yerlerinde dolandık. Daha önce Eyfel kulesini sadece gece vakti görmüştüm, bu sefer gündüz gittiğimiz için Eyfel çılgınlığını da bizzat görmüş oldum. Her yönden yüzlerce insan kuleye doğru geliyor, dakikada kaç kare fotoğrafı çekiliyordur tahmin edemiyorum.




Bir sonraki haftasonunda da Cumartesi günü Versailles sarayına gittik. Biz 2 saatlik kısa bir tur yaptık, oradaki görevlinin söylediğine göre bütün bir tur 6 saat sürüyormuş. Bir ara tekrar gidip, tam bir tur yapmayı planlıyorum. Pazar günü ise Blois'ya 15 dakika mesafedeki Chambord şatosun gittik. Şatonun içinde yer aldığı arazinin toplam alanı 5400 hektar, halka açık alan ise 800 hektar. Şatonun içinde sarmal bir merdiven var, merdivenin özelliği sarmalın iki ayrı kolundan yukarı çıkan iki farklı kişinin birbirlerini görmelerine rağmen birbirleriyle yolları kesişmeden tepeye çıkabilmeleri. Buradaki şatoların ev sevdiğim yanı tamamen halka açık olmaları, şatoların geniş bahçelerinde bisiklete binmek, yürüyüş yapmak, koşmak mümkün. İstanbul'dayken aradığım şeylerden biri şehrin içinde böyle geniş bir yeşil alanın olmamasıydı, Ankara'dayken güzel ODTÜmüz vardı en azından...
Fransızcam biraz gerileme moduna girdi, derslerime gidemiyorum ve temel ihtiyaçlarımı giderdiğim için de sokakta çok konuşmak durumunda kalmıyorum bu aralar ama internet elimin altında oldukça biraz daha fazla pratik yapabileceğim diye düşünüyorum. İşte diyalogların hızını yavaşlatmamak için şu anda ingilizcenin dışına pek çıkamıyorum ama insanlar her ne kadar ingilize konuşabiliyor olsalar da, fransızca olmadan böyle bir yerde gerçekten kendini kabul ettirebilmek oldukça zor.
Bu haftaki güzel haberlerden biri de çalışma iznimin nihayet çıkmış olması, bundan sonra artık oturma iznini almak kalıyor. Bu işleri halletmek için Aralık ayının başında Ankara ve İstanbul'a gideceğim, şimdiden iple çekiyorum, döndükten sonra da artık buradaki çevre gezilerine tekrar başlayacağım.
Geçen hafta yine bir Brüksel ziyareti yaptım, Cumartesi gecesi Niyazi'nin evinde parti, Pazar günü de Filiz'in evinde brunch vardı. Son iki gidişimde de şansıma hep bir aktiviteye denk geliyorum; iyice keyifli geçiyor. Bahar da Aralık içinde tanşındıktan sonra bu taraflardaki ekibi iyice sağlamlaştırmış olacağız. Bu haftasonu da Koray'ın doğumgünü vardı ama haftasonu işle ilgili de birşeyler - aslında birçok şey - yapmam gerektiği için bu haftasonu burada kaldım. Şimdilik 1 haftasonu Blois 1 haftasonu Blois dışında olmak gibi bir hedefim var, nasıl işlediğini ilerleyen haftalarda göreceğiz.
DVD dünyasında Friends serilerine 3. sezondan giriş yaptım, diğer sezonları da önümüzdeki aylarda tamamlarım diye düşünüyorum. Lost'un 2. sezonun 2. yarısını izledim, işler giderek daha da ilginç bir hale geliyor; heyecanla 3. sezonun DVDlerini bekliyorum. Diziler dışında geçen sezonun filmlerinden izleyemediğim Mission Impossible 3 ve Da Vinci Şifresini izledim. İkisi de beklentilerimi karşıladılar, Tom Hanks'in Robert Langdon rolüne gitmeyeciğini düşünmüştüm ama yanılmışım pek de güzel oturmuş. Audrey Tautou da güzelliği ve zarifliği ile pek bir yakışmış filme.
Bugünlük bu kadar... evde artık internet olduğun göre daha sık yazacağım diye umut ediyorum...